UNESCO DÜNYA MİRASI – Efes

0
42
Görüntüleme

Yunanistan Yarımadası’ndan Anadolu’ya yeni topraklar aramaya gelen toplulukların Batı Anadolu’da kurmuş olduğu 12 İon kentinin en önemlisi olan Efes, Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşadı ve Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti oldu. Efes, binlerce senelik bir zaman aralığında kesintisiz olarak farklı yerleşimlere ev sahipliği yaptı; pek çok zengin kültürün odağında yer aldı. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu savunan Heraklitus gibi düşünürler burada yetişti, ünlü şair Callinus dizelerini bu şehirde kaleme aldı. Antik kent, 2015 senesinde UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edildi.
Antik dönemin en önemli merkezlerinden bir tanesi olan ve MÖ 7. Bin yıldan itibaren yerleşim alanı olarak kullanılmakta olan Efes, MÖ 129 senesinde Asya eyaletinin başkentliği unvanını Bergama’dan aldı. Kent, 200 bine yaklaşan nüfusuyla eyaletin en büyük şehri olduğu gibi, caddeleri aydınlatılan az sayıda merkezden biriydi. Şehircilik açısından yetkindi, kütüphanesi eşsizdi. Kent, ekonomik gücüne yakışır kültürel hazinelere, görkemli yapılara, gelişmiş bir altyapıya sahipti. Üstelik tiyatrosu, hamamları, agoraları, festivalleriyle renkli ve hareketli bir eğlence merkeziydi. Efes’in siyasal, kültürel ve dinsel gücünün arkasında yatan, kuvvetli ekonomisi ve hareketli ticaretiydi. Bu da büyük ölçüde önemli bir liman olmasından kaynaklanıyordu.

Dinsel çekim odağı

Kent, sadece ışıltılı bir liman ve ticaret merkezi değil, hemde tarihte kafileler halinde ziyaretçilerini ağırlayan bir dinsel çekim odağı oldu. Anadolu’nun eski en temel tanrıçası Kybele geleneğini sürdüren Artemis’in dünyanın yedi harikasından bir tanesi olan, en büyük tapınağı burdaydı.
Tapınak ile alakalı bilgiler Tarihçi Plynus’un anlattıklarına dayanıyor. Her biri 18 metre yüksekliğinde 127 adet kolona sahip tapınağın inşası sırasında yalnızca mermer kullanılmış. Geçirdiği büyük bir yangınla büyük hasar gören tapınağın kalan kalıntıları başka yapıların yapımında kullanılmış. Tapınaktan çağımızda yalnızca tek bir sütunu kalmış durumda.
Hristiyan dünyasının en önemli kişilikleri, Meryem Ana, St. John, St. Paulus da Efes’te yaşadı. Günümüzde Meryem Ana Evi’nin bulunduğu varsayılan yerdeki küçük kilise, Efes’teki Meryem Kilisesi ve Selçuk’ta yükselen St. Jean Kilisesi, Hristiyanlık için özel bir anlam taşıyan, birer hac mekanı olarak görülen kutsal merkezlerdir. Efes ören yerinde kalıntıları bulunan Meryem Ana Kilisesi’nde 431 senesinde toplanılan konsilde, Hristiyanlık için oldukça belirleyici bir karar alınarak İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu savı kabul edilmiştir. St Jean Kilisesi ise, orijinal yapısı ile, Anadolu’da Hristiyanlığın doğuş ve gelişimini temsil eden kutsal kiliselerden birisidir.
Dördüncü yüzyıldan başlayarak alüvyonların doldurduğu limanının giderek yok olması ile ticari önemini ağır ağır kaybeden Efes, daha sonra Aydınoğulları Dönemi’nde inşa edilen İsa Bey Camisi ile bu kez Müslümanlar için kutsal bir yapıya ev sahipliği yaptı.

Eski liman kenti Efes’in tarihsel coğrafyası

Efes’in parlak bir başkent olduğu günler, denizin kentin eteklerine dek geldiği dönemlerde yaşandı. Zamanla Kaystros yani Küçük Menderes Irmağı’nın getirdiği alüvyonlarla kent denizden uzaklaştı, limanını yitirdi. Günümüzde bu verimli alüvyonların doldurduğu deltayla Ege Denizi’nin birleştiği bölgede bulan Efes, alüvyonların ve diğer bazı doğal faktörlerin etkisiyle pek çok kez yer değiştirdi. Kentin tarih içinde yerleşim mimarisi olarak doruk noktasına ulaştığı ve en ağırlıklı olarak yaşandığı yeri, Pen temeller ile Bülbül dağları arasındaki vadi oluşturuyordu.

Lydia Kralı Kroisos tarafından MÖ 560 senelerinde, Artemis Tapınağı çevresindeki ikinci Efes’e zorla taşınan kent şu an için toprak seviyesinin 4-5 metre altında bulunuyor. Üçüncü kez kurulmuş olan Efes ise, bugün ziyarete açık olan kentti. Bizans Çağı’nda limanın dolması kentin son kez yer değiştirmesine neden oldu ve Efesliler kentin ilk buluntuların da rastlanan Ayasuluk Tepesi’ne geldiler. Bunun en önemli sebebi St. Jean’ın mezarının burada bulunması ve mezar üzerine önemli bir kilisenin inşa edilmiş olmasıydı.
1990 yılına dek Efes’teki en eski bulgular MÖ 1400’lere tarihlenen Myken mezarlarına aitti. 1990’lı senelerde, Efes Müzesi’nin yürütmüş olduğu kazı yapmış olduğu çalışmalar sırasındaysa, Ayasuluk Tepesi’nde bulunan ve MÖ 3000’lere uzanan Prehistorik yerleşme sayesinde Efes tarihine bakış yeni bir boyut kazandı. Günümüzde, Magnesia Kapısı’nın güneyinde bulunan Çukuriçi Höyük’te yapılan kazılardaki yeni bulgular, Efes çevresinin tarihini MÖ 8200’e dek götürmektedir.

Efes’in kuruluş mitolojisi ve adları

Efsaneye göre Efes, MÖ 1000’li senelerde Atina Kralı Kodros’un oğlu Androklos tarafından Panayır Dağı’nın eteklerinde kurulmuştu. Antikçağ’ın yazarları olayları şöyle aktarıyorlar: Androklos, Dor akınları ve artan nüfusun Yunan Yarımadası’nda yaşayanlara yer bırakmadığı dönemlerde yaşar; halkının yeni topraklara ihtiyacı vardır, fakat yeni bir kenti nereye kuracağını bilemezler. O dönemlerde gelenek olduğu üzere bir kahine gidilir. Kahin, Androklos’a, şehri kuracağı yerin bir balık ve yaban domuzu tarafından gösterileceğini belirtir. Kafile, Ege kıyılarında o dönemlerde deniz olan bölgeye gelir, herkes açtır. Hemen kıyıdan oltalarla balık tutulur. Adamlar yakaladıkları balıkları alelacele bir ateş yakıp tavada pişirirlerken, ateşten sıçrayan bir kıvılcım çalıları tutuşturur. Çalıların arkasında bulunan bir yaban domuzu alevlerden korkarak kaçmaya başlar. Androklos ve arkadaşları, domuzu takip ederler. Yayını geren Androklos’un vurup öldürdüğü domuzu kamplarına getiren halk, kahinin söylediklerini hatırlar: Domuz ve balık bir araya gelmiştir! Yeni yurtlarını bu bölgeye kurarlar.
Bu hikaye daha sonra Roma Dönemi’nde Efes’te inşa edilen Hadrian Tapınağı’nın frizlerine işlenmiştir. Anıt niteliğindeki Hadrian, küçük bir tapınak görünümündedir. Korinth düzenindeki sütunların taşıdığı alınlığı ile dikkat çekmektedir. Alınlığın içerisine doğru kıvrılan kemerde Roma mitolojisinde Fortuna olarak isimlendirilen kader ve şans tanrıçası Tykhe’nin büstü bulunmaktadır. Tapınak, 17-138 seneleri arasında yapılmış, yaşadığı yıkım sonrası 4. Yüzyılda restore edilmiştir. Günümüzde tapınağın orijinal frizleri Efes Müzesi İmparator Kültleri Salonu’nda sergileniyor. Ören yerindeki tapınakta ise frizlerin yerine aynı eserlerin bire bir kopyaları yerleştirilmiş.

Gerçekte Attika’dan Anadolu’ya göç edenlere önderlik eden Androklos ve arkadaşları Efes’e geldiklerinde boş topraklar bulmamışlardı. Burada bölgenin yerli halkları vardı. MÖ 2. Binin ikinci yarısına ait Hitit belgelerinde sözü edilen Apasa adlı kent, olasılıkla günümüz Efes’inin içinde bulunduğu bölgeydi. Şehrin İonlar öncesi nüfusunu Kar, Leleg, Lyd gibi Anadolulu halklar oluşturuyordu. Antik kaynaklarda Amazonlarca kurulmuş olduğu belirtilen Apasa’nın, değişik adlar taşıdığı belirtilse de şehrin tarih boyunca en çok bilinen adı Ephessos ya da Ephesus olmuş; bu ad Türkçeye Efes olarak geçmiştir.

Altın çağa doğru

Efes, pek çok Anadolu kenti gibi çeşitli kavimlerin istilasına uğradı. MÖ 560 seneleri dolayında, Lydia kralı Kroisos şehri önce kuşattı, sonra egemenliği altına aldı. Ancak kentte, Lydia hakimiyeti uzun sürmedi. Kent, MÖ 545’te Pers yönetimine geçti. Ancak, Makedonya Kralı Büyük İskender’in Korinthos Birliği’nin başına geçerek bütün Yunanistan’ı alması ve sonrasında Persleri MÖ 334’te yenerek Anadolu’yu ele geçirmeye başlamasıyla Pers hakimiyetinden kurtuldu.

Büyük İskender’in ölümüyle iktidarı devralan generalleri döneminde bütün Helen dünyası gibi Efes de karışıklıklar içerisinde kaldı. İskender’in sadık generallerinden birisi olarak mirasını devralan Lysimakhos’un bölgedeki iktidarıyla kentte yeni bir dönem başladı. Arkaik Efes, Küçük Menderes’in alüvyonlarıyla dolup bataklığa dönüştüğü için Lysimakhos kentin yerini değiştirmeyi istedi ve Efes merkezli çevredeki Teos, Lebedos, Kolophon kentlerinin halklarını da bir araya toplayarak büyük bir metropol yaratmak için uğraştı. Yeni kent, Helenistik dünyadaki diğer bazı örneklerde olduğu gibi, mimar ve kent plancısı Hippadamos’un geliştirmiş olduğu hippodomik plan ile birbirini dik kesen caddelerden oluşan modern şehircilik anlayışına uygun olarak inşa edildi. Kentin çevresi 9 km uzunluğunda ve 10 metre yüksekliğinde bir surla kuşatıldı.
Lysimakhos’un egemenliğini yine İskender’in ardıllarından Seleukoslar ve Ptolemaiosların yönetimleri takip etti. MÖ 196’da şehir Seleukos kralı III. Antiochos tarafından bir kez daha ele geçirildi ve Seleukosların karargahı olarak kullanıldı. MÖ 188’de Apemeia Barış Antlaşması’yla Romalılar tarafından Bergama Krallığı’na bırakıldı. MÖ 133 senesinde Roma İmparatorluğu’na vasiyet yolu ile miras olarak kalmasıyla imparatorluğun Asya eyaleti sınırları içinde kaldı.

Efes, en parlak günleri Roma Dönemi’nde gördü. Çok kalabalık bir nüfusa sahip olan kent, bu dönemde Asya’nın en büyük ve lider metropolü konumuna geldi. Roma genel valisinin yeni karargahı oldu. Başlayan imar faaliyetleri ile yeni bir Helenistik-Roma kenti doğdu. Efes zengin bir liman kenti olmakla kalmayıp Asya eyaletinin başkenti konumuna geldi. Bilim, eğitim ve kültür hayatında da ön plana çıktı.
Ancak, asker imparatorlar devri olan 3. Yüzyılda, tüm Roma’da olduğu gibi Efes’te de gerilemeler başladı. Doğuda Sasaniler, kuzeyde Germenler tarafından tehdit edilen Roma, bağımsız güç odaklarının çoğalmasına engel olamadı. 262’de Gotlar Efes’i yakıp yıktılar, Artemision’un tüm zenginliğine el koydular.

Akıp giden seneler, istilalar, savaşlar içinde Bizans, Aydınoğulları ve Osmanlı egemenliğine geçen kent, özellikle Aydınoğulları zamanında yeniden parlak günler geçirse de eski efsanevi günlerine bir daha dönemedi.

Gün ışığına çıkan ışıltılı geçmiş: Efes kazıları

Roma Dönemi’nin görkemli kentinin uzun bir dönem boyunca gözden düşmesinin ardından yaşadığı “yeniden doğuş”u mümkün kılacak kazıların tarihi 1863 yılına dek gidiyor. Bir anlamda Uyuyan Güzel’in ilk uyanışı, İzmir-Aydın demiryolunun inşasını başlatmak üzere yöreye gelen İngiliz mimar-mühendis J.T. Wood ile oldu.

Anadolu’daki ilk demir yolu hattı olan İzmir-Aydın hattı üstünde 1867’de hizmete giren Ayasuluk İstasyonu sayesinde o tarihlerde neredeyse terk edilmiş durumdaki bölge tekrar canlanmaya başladı. Daha demir yolu inşaatı başlamadan yabancı araştırmacıların ilgisini çeken antik Efes kenti, istasyonun açılmasıyla yabancı gezginleri de çekmeye başladı.
Wood’un British Museum adına yürütmüş olduğu kazılar 1874’e dek sürdü. Tutkuyla dünya harikası Artemis Tapınağı’nın peşine düşen mühendis, ancak 1869’da çoktan yerin altına gömülmüş yapıdan bazı parçaları bulabildi. İngilizlerin kazıları arkeolog D. G. Hogarth’la devam etti. 1895 senesinde Viyana Üniversitesi hocalarından Otto Benndorf da bir başka kazı için izin aldı. Avusturya bu şekilde uzun soluklu kazı serüvenine başladı. Zaman zaman kesintiye uğrayan kazılar aralıksız devam ediyor.

Günümüzde, ancak % 20 si kadarının gün ışığına çıktığı tahmin edilen Efes Antik kenti çok sayıda yerli ve yabancı tarafından ziyaret ediliyor. Ziyaretçiler anıtsal yapıları, geniş caddeleri, liman kalıntılarıyla görkemli bir geçmişi yaşarken, Efes Müzesi bu kentten bu güne kalan objelerle binaların ve sokakların içini doldurmalarına, gündelik yaşamı gözlerinde canlandırmalarına yardımcı oluyor.

Kutsal yola giriş: Kuretler Caddesi ve çevresi

Kent merkezinde, Herakles Kapısı’ndan Celsus Kütüphanesi’ne kadar uzanan eğimli mermer cadde, Kuretler Caddesi olarak adlandırılıyor. Caddenin üst kısmının her iki yanında kolonadlar, aşağı kısmında ise kamusal ve anıtsal yapılar yer almakta. Birçok yapının cephesi bu caddeye bakıyor. Dükkan, atölye, lokanta, ev ve diğer binaların girişleri bu galerilere açılıyor. Yukarı kısımda, her sütunun önünde yazıtı olan heykel kaideleri bulunuyor. Tabanı mermer kaplı caddenin altında bir hayli gelişmiş bir kanalizasyon sistemi bulunuyor.
Anadolu’da ve Efes’te, adı daha sonra tüm yazıtlardan silinecek kadar sevilmeyen Roma İmparatoru Domitianus’un adını taşıyan Domitianus Meydanı’ndan Kuretler Caddesi’ne, bu güne bazı parçaları ulaşmış anıtsal Herakles Kapısı’ndan geçiliyor. Kapı, adını Nemea Aslanı’nın postuna sarınmış vaziyette görünen yarı tanrı Herakles’in kabartmalarından alıyor.

Sağ elinde bir palmiye dalı, sol elinde ise bir defne çelengi tutarak uçar durumda görülen Tanrıça Nike kabartmalı köşe bloğunun, orijinal halinde kapının kemerine eklenmiş olduğu düşünülüyor. Kemerin bazı kısımları ve Nike kabartması 4. Yüzyılın ilk yarısında yapılmış.
Kuretler Caddesi’nde bulunan çeşme iki katlı anıtsal yapısı ile, Efes’in en görkemli üç çeşmesinden biri. Tiberius Claudius Aristion tarafından yaptırılmış ve İmparator Traianus’a adanmış. Çeşme ile Hadrianus Tapınağı arasında, Efes’teki en büyük yapı komplekslerinden bir tanesi olan Varius Hamamı yer almakta. 250 metre uzunluğunda kazılmış olan Hamam Sokağı, 70 metre yüksekliğinde kesintisiz ve düz bir yol olarak tiyatroya doğru uzanıyor.

Görkemli Celsus Kütüphanesi

Efes’in bu güne kalan en can alıcı yapısı olan Celsus Kütüphanesi, döneminin de en gösterişli binasıydı. Bugün de cephe restorasyonunun tamamlanmış olması sebebiyle sanki binlerce senedir hiç yıkılmamış gibi sapasağlam ayakta duran büyüleyici görüntüsü ve bütün görkemiyle ziyaretçilere kentin ortasında adeta büyük bir sürpriz sunuyor.
Yapıya ait bu güne ulaşmış yazıtlara göre kütüphane, 2. Yüzyılın ilk çeyreğinde Romalı Senatör Tiberius Iulius Celsus Polemaeanus’un mezarı üzerine, 110 senesinde konsül olan oğlu Iulius Aquila tarafından heroon olarak inşa ettirilmiş.

Kütüphane binasının iki katlı bir cephesi bulunuyor. Üst katta, kapıların üzerine gelecek şekilde pencereler yerleştirilmiş. Yapıda, dokuz basamaklı geniş bir merdivenle çıkılan, zengin mimari bezemeli cepheye simetrik olarak yerleştirilmiş üç kapı yer almakta. Kapılardan üç katlı olan iç bölüme geçiliyor. Merdivenin hemen bitiminde yükselen Korinth düzeninde sütun başlıklarına sahip sekiz sütun, ikinci katta yer alan sekiz sütunu ve üst mimari elemanlarını taşıyor.
Nişler içerisindeki heykel kaidelerinde, çağımızda orijinalleri Viyana Efes Müzesi’nde sergilenen dört heykelin mulajları bulunmaktadır. Celsus’un erdemlerini temsil eden bu kadın figürlerinin her biri ayrı ayrı anlam kazandığı gibi, birbirlerini de tamamlıyor.

Efes’in etkinlik merkezi Antik Tiyatro

Efes’in görkemli tiyatrosu, Panayır Dağı eteklerine eğime uygun olarak inşa edilmiş, Helenistik karakterini az da olsa korumuş bir yapı. 25.000 kişilik kapasiteye sahip. Tiyatro, antik tiyatroların ortak unsurları olan sahne, orkestra ve cavea’dan oluşuyor. Domitianus zamanında inşa edilmiş sahne yapısının üstüne aedikulalı bir kat ve onun da önüne ön sahne inşa edilmiş. Aynı dönemde, bitişikteki tonozlu alt binaların üzerine ikinci bir oturma bölümü yeni bir diazomayla ayrılarak eklenmiş. Üçüncü oturma bölümünün, kesinlik içermemekle beraber 262 tarihli depremden önce yapılmış olduğu sanılıyor.

Roma Dönemi’nde tiyatrolar, dolayısı ile Efes Antik Tiyatrosu sosyal yapısı ağır basan, politika ve siyaset için zemin hazırlayan, hemde daha geniş halk kitleleri için büyük bir toplumsal merkez haline gelen bir alan olmaya başladı. Roma Dönemi’ndeki diğer tiyatrolar gibi Efes Tiyatrosu da gladyatör ve hayvan dövüşlerinin yapılabilmesi için mimari değişiklikler ve eklentilerle desteklendi.

Seçkinlerin konutları: Yamaç Evler

Günümüze şaşırtıcı şekilde korunarak gelen ve antik kentin tam merkezinde yer alan Yamaç ya da Teras olarak isimlendirilen evler, Roma Dönemi’nde üst sınıfın yaşadığı veya belediyeye misafir ağırlama için verdikleri evlerdi. Bülbül dağı yamacında yer alan parsellere ayrılmış müstakil yapılar, doğu bölümünde 3.000 metrekarelik, batı bölümünde ise 4.000 metrekarelik bir alana yayılıyor.
Teraslar üzerine yapılmış evler açık peristil bir avlu etrafına iki ya da üç katlı olarak inşa edilmiş. Sütunlarla bir hayli konforlu olarak inşa edilen avluların evlerdeki önemli işlevi hem sosyalleşme alanı yaratmak hem de eve ışık sağlamak olmuş. İlk inşa tarihi M.S. 1. Yüzyıl olarak belirlenen evler, daha sonraki senelerde çeşitli ilave değişikliklerle kent terk edilene kadar kullanılmış. Evlerde, çeşmeler, duvarlara gömülü kuyular, banyo ve yerden merkezi ısıtma sistemleri gibi hayranlık uyandırıcı üstün bir teknoloji ve dekorasyon inceliği yer almakta.

Yamaç Evler’in en göze çarpan özelliği, duvarlarının fresklerle, zeminlerinin mozaiklerle kaplanmış olması. Bazı mekanların duvarlarında dekoratif amaçlı mermerler de yer almakta. Oldukça nitelikli ve yüksek bir sanat anlayışı ile yapılmış, önemli tiyatro eserlerine ait sahneler, mitolojik konular ve varlıklar, güncel yaşama ve doğaya dair betimlemeler, tanrılar ve filozof fotoğrafları gibi çok değişik konuların işlendiği duvar fotoğrafları o dönemin kültürü, günlük hayatı, inanışları ve sanatı hakkında önemli ipuçları veriyor.
Evler farklı dönemlerde onarım gördüklerinden veya ev sahibinin tercihine bağlı şekilde dekorasyon değişikliklerine uğradıklarından, duvarlarda da üst üste değişik bezemelere sahip freskler bulunuyor. Bu ayrıntılar evlerin tarihlendirilmesinde önemli rol oynuyor. Bazı odaların duvarlarında dekoratif amaçlı objelerin yerleştirildiği nişler yer almakta.

Kazılar sırasında çok sayıda imparator, imparatoriçe, filozof büstü; bronz, mermer, pişmiş toprak, fildişi ve camdan yapılmış dekoratif amaçlı çok sayıda eser ile takılar, oyuncaklar, tıp ve kozmetik aletleri, kullanım kapları, parfüm şişeleri, değişik malzemelerden yapılmış kandiller çıkarılmış. Günlük hayata ışık tutan bu buluntular, Yamaç Evler’de yaşamış olan sınıfın yüksek kültür seviyesini, zenginliğini ve lükse düşkünlüğünü, tıbba verdiği değeri gözler önüne seriyor. Bulunan eserler çağımızda, Efes Müzesi’nde Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonu’nda sergileniyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz