Anadolu’da İlk Tapınak: Göbeklitepe

0
281
Görüntüleme

Bu makale Neolitik döneme ait ve Anadolu’da inşa edilen ilk tapınak olma özelliğini taşıyor Göbeklitepe’yi ele almaktadır. Arkeologlara göre burası insanlığın en eski tapınaklarından birisidir. Göbeklitepe, yerleşik yaşamdan ve tarımsal üretimden yoksun olan avcı-toplayıcı toplulukların dinsel inanışları hakkında çok önemli bilgiler sunar. Bu tapınak, arkaik insanların dinden ve inançtan yoksun ilkel bir hayat sürmediklerini, tam tersine bir inanca sahip olduklarını, inançlarını yaşamak için tapınak inşa ettiklerini ve zengin bir dinî sembol kullandıklarını göstermektedir. Göbeklitepe, insanların yerleşik hayata geçip kendisi için konut yapmadan, hayvanları evcilleştirmeden ve tarımsal üretime başlamadan önce dinî ihtiyaçlarını karşılayabilmek için tapınak yaptığının bir göstergesidir.

Özet: Bu makale Neolitik döneme ait ve Anadolu’da inşa edilen ilk tapınak olma özelliğini taşıyor Göbeklitepe’yi ele almaktadır. Şanlıurfa yakınlarında 1995 senesinde başlatılan arkeolojik kazılar, insanlık tarihine bakış açımızı değiştirmiş ve geçmiş hakkında sahip olduğumuz bilgilerin doğruluğunu test etme imkânı sunmuştur. Göbeklitepe, arkaik insanın inanç ve düşünce dünyası hakkındaki bilgilerimizin gerçeği yansıtmadığını göstermiştir. Yaşamını avcı-toplayıcı olarak sağlamaya çalışmakta olan, din ve soyut düşünceden yoksun olduğu düşünülen, çanak-çömlek yapmasını bile bilmeyen, tarımı ve yerleşik hayatı keşfetmemiş insanların yoğun ve zengin bir sembolik anlatıma sahip tapınaklar yapması, bilim adamlarını derinden etkilemiştir.

Toplamda 20 adet olan ve çapı 10 -30 metre arasında değişen dairesel yapılardan oluşan Göbeklitepe tapınaklarının en ilgi çekici unsuru, T şeklinde olan ve üstünde soyut sembol ve hayvan kabartmalarını bulunduran dikili taşlardır. Dairesel yapının merkezinde iki adet ve çevresinde 10 ile 12 adet arasında T şeklinde yaklaşık 200 tane dikili taş bulunmaktadır. Bu T şeklindeki dikili taşlar üstünde ayrıntılı bir inceleme yapıldığında ve kadim Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarının dinsel inanışları ve tapınak kültü göz önünde bulundurulduğunda, bu dikili taşların tanrıları sembol ize ettiği anlaşılmaktadır. Göbeklitepe, çocukları veya daha küçük dereceli tanrılar tarafından çevrelenen ve bu tanrıların oluşturmuş olduğu çemberin merkezinde yer alan tanrı ve tanrıça çiftinin oluşturmuş olduğu tanrılar panteonunun kutsal alanıdır.

Göbeklitepe bir tapınak olmanın ötesinde karanlıkta kalmış bir inanç sisteminin en önemli temsilcisi olarak karşımızda durmaktadır. Yazılı kaynakların bulunmadığı ve sınırlı arkeolojik verilerin elde edilebildiği Neolitik Dönemin erken evresine ait olan Göbeklitepe, bu dönemde yaşamış arkaik insanın inanç ve düşünce dünyasını bize göstermektedir. Bu megalitik yapının yapısal ve biçimsel özellikleri, arkaik insanın sanıldığı gibi ilkel olmadığını kanıtlamaktadır.

Göbeklitepe, dinin doğuşu ve gelişimi konusunda çok önemli bilgiler sunmaktadır. Özellikle evrimci ve pozitivist bakış açılarıyla oluşturulmuş ve dinin büyü, ruh, korku, atalara tapma gibi basit ve asılsız yapılardan doğup zamanla karmaşık ve kurumsal inançlar biçimine dönüştüğünü öne süren teorilerin gerçeği yansıtmadığını göstermiştir. Araştırmacılar, avcı-toplayıcı toplulukların yerleşik hayata ve tarımsal üretime geçtikten sonra toplumsal yaşamla beraber bazı sorunlarla karşılaştıklarını ve bu problemlere çözüm arayışının dinlerin doğuşunu hazırladığını düşünüyorlardı. Diğer bir ifadeyle kurumsal dinler, karmaşık toplumsal yaşamın bir ürünü ve sonucu olarak görülüyordu. Fakat Göbeklitepe dinsel inanışların düşünülenden çok daha eski dönemlerde, kurumsal olarak ve basit olmayan formlarda bulunduğunu göstermiştir.

Göbeklitepe’nin, bilinen en eski ve ilk tapınak yapısı olduğu iddia edilmektedir. Kendisinden önce bilinen antik tapınaklardan en az 5000 yıl eski olan bu megalitik yapı, uygarlığın gelişiminde dinsel inanışların ne kadar etkili ve önemli olduğunu açık bir biçimde göstermektedir. Uzun seneler kazı başkanlığını yapmış olan arkeolog Klaus Schmidt, Göbeklitepe’nin ortaya çıkmasıyla beraber “..önce tapınak kuruldu sonra şehir.” sözleriyle, insanoğlunun genlerinde bulunan inanma gereksiniminin ne kadar öncelikli olduğunu ifade etmiştir. Göbeklitepe insanoğlunun konut, tarım ve çanak çömlek gibi temel ihtiyaçlardan önce görkemli ve karmaşık tapınaklar yaptığını ve bunun arkaik insan topluluklarının kuvvetli inanç duygusundan kaynaklandığını göstermiştir. İnsanın genlerinde bulunan inanma ihtiyacı insana her şeyden önce tapınak yapmayı ilham etmiştir.

Göbeklitepe ile temsil edilen inanç sistemi ve düşünce dünyasının ne kadar zengin ve etkili olduğunu, aynı bölgede en az 5000 yıl sonra ortaya çıkan Anadolu ve Mezopotamya uygarlıkları üstündeki etkisinden anlayabiliriz. Bu uygarlıkların tapınak yapıları ve dinsel inanışları, bu megalitik yapı ile dikkate değer bir şekilde uyuşmaktadır. Bu uygarlıkların karanlıkta kalmış yönlerini ortaya çıkarmada, Göbeklitepe kaçırılmayacak bir fırsat sunmaktadır.

Bu megalitik yapı ortaya çıktığında büyük ses getirmiş ve bilim insanlarının ilgisini çekmiştir. Hakkında yazılı ve görsel basında çok sayıda haberin çıktığı bu tapınak kompleksinin, Aden bahçesi, Babil Asma Bahçelerinin kalıntısı, Şaman tapınağı ve uzaylıların merkezi olduğu iddiaları ortaya atılmıştır. Göbeklitepe üstünde yapılan arkeolojik kazıların ilerlemesi ve onun hakkında daha fazla bilgiye ulaşılması, onun bir ritüel merkezi olarak tapınak olduğunu göstermiştir. Göbeklitepe’nin yapısal ve biçimsel özellikleri, bu yapının her şeyden önce bir tapınak olduğunu göstermiştir. Gerek dikili taşlardan oluşan dairesel yapıları ve gerekse yerleşim yerlerinden uzak yüksek bir tepede bulunması bu düşünceyi güçlendirmektedir. Göbeklitepe’yi avcı-toplayıcı toplulukların ibadet ettikleri, tanrılara kurbanlar sundukları, senenin belirli zamanlarında dinî festival ve şölenler gerçekleştirdikleri, tanrıların yaşadığı kutsal mekânlar olarak gördükleri ve kutsalı deneyim ettikleri bir tapınak olarak düşünmek daha doğru bir yaklaşımdır.

Göbeklitepe’nin, tarih boyunca inanç merkezi olarak kalmış ve peygamberler şehri olarak bilinen Şanlıurfa’da ortaya çıkması ülkemiz için önemli bir ekonomik ve kültürel fırsat oluşturmuştur. Anadolu’nun ne kadar kadim ve zengin bir kültürel dokuya sahip olduğunu kanıtlayan bu megalitik yapı, ortaya çıktığı günden beri pek çok yerli ve yabancı araştırmacının akınına uğramıştır. Bilimsel literatürün en eski ve ilk tapınağı olan Göbeklitepe, arkaik insanın günümüz insanına miras olarak bıraktığı ve insanlığın ilk dönem sırlarını taşıyan gizemli bir tapınak
kompleksidir.

DÜNYANIN İLK GÖZLEMEVİ: GÖBEKLİTEPE TAPINAĞI

İnsanlık tarihi boyunca yapılmış olan arkeolojik keşiflerin pek azı Göbeklitepe’nin keşfi kadar kendi geçmişimize bakış açımızı değiştirebilmiştir. İnsanlığın geçmişi zaman olarak ne kadar geriye alınırsa ortaya çıkan gizemin de o oranda artmaktadır. Bundan yüz yıl öncesine ait bir yapının keşfi ile bin yıl öncesine ait bir yapının keşfi asla aynı merakı uyandırmamaktadır. Geçmişle ilgili merak uyandıran keşifler genellikle biyolojik, antrolopolojik ve arkeolojik keşiflerdir: ya soyu çoktan tükenmiş bir hayvan fosili, ya bir Neanderthal iskeleti ya da eski insanların inşa etmiş olduğu bir yapı. Bu gibi keşifler modern insanı son derece heyecanlandırmakta ve onun hayal gücünü azami oranda
canlandırmaktadır. İşte, yakın zamanlarda yapılmış olan bu gibi bir keşif kendi türümüzün uzak geçmişine bakış açımızı dönüşü olmamamak üzere, büyük ve kalıcı bir değişime uğratmıştır: Göbeklitepe tapınaklarının keşfi!

Tarihin gördüğü en ilgi çekici ve etkileyici şehirlerden biri olan Şanlıurfa ili sınırları içerisinde yer alan Göbeklitepe, 1995 senesinde oldukça gizemli bir keşfe ev sahipliği yaptı. Kazı başkanı kıymetli arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt önderliğinde başlatılan kazıların ardından yapılan incelemeler sonucu, keşfedilen yapıların dünyanın en eski insan yapımı tapınaklar olduğu ortaya çıktı. Kazılan bu bölgenin bir tapınak kompleksi veya kült alanı olduğu bilim adamları tarafından kabul edildi. Tapınakların yaklaşık 12 bin sene önce inşa edilmeye başlandığı anlaşıldığında ister istemez tüm ilgi Göbeklitepe üzerine yoğunlaştı. Çünkü avcı-toplayıcı biçimde hayatlarını sürdüren insan topluluklarının bu şekilde muazzam tapınaklar inşa edebilmesi bilim camiasında imkansız olarak görülüyordu. O bu güne dek bilim adamları arasında genel kabul gören görüş insanların avcı-toplayıcı yaşam tarzından yerleşik ve tarım odaklı yaşam tarzına geçtikten ve ilk evleri, yerleşim yerlerini vb. Inşa ettikten sonra ve belirli bir zamanın ardından kült yerleri ve tapınaklar yaptıkları yönündeydi. Fakat Göbeklitepe tapınaklarının keşfi bu hipotezi alt üst etti. Ortaya çıkan yeni görüşe göre çok büyük ihtimalle bu tapınaklar yerleşim yerlerinden daha önce edilmişti! Bu demekti ki, dini inançlar tarımdan sonra veya tarımla beraber değil, ondan önce ortaya çıkmıştı. Avcı-toplayıcı ve ilkel zannedilen insanlar inşa etmesi oldukça güç olan bu tapınakları bir biçimde inşa edebilmişlerdi. Üstelik sadece tonlarca ağırlıktaki taşları yüz metrelerce öteden taşıyıp daha önceden belirlenmiş yerlere yerleştirmemiş, bu taşların üzerine hayvan kabartmaları ve bir takım semboller de işleyebilmişlerdi. Anlaşılan bundan 12 bin yıl kadar önce Göbeklitepe ve dolayında yaşamlarını sürdürmüş olan insanlar fazla hafife alınmıştı. Bu tapınakların yapılabilmesi için gerekli olan güç ve motivasyon ancak oldukça organize bir kültün varlığında anlam kazanabilirdi. Hiçbir tapınak gelişigüzel yapılmamış aksine bu bölgede yaşamakta olan insan toplumunun kültlerine, dini inançlarına dayanarak belirli bir mantığa göre tasarlanmıştı. Düşünce, akıl ve hayal gücü yönünden hiç de küçümsenmeyecek ölçüde gelişme göstermiş bir topluluğun göstergesiydi bu görkemli yapılar.

Genel olarak tapınakların merkezinde yan yana T biçimli iki dikilitaş ve bunların etrafında yuvarlak bir form oluşturacak biçimde dizilmiş yine T biçimli çok sayıda (ara sıra 10 zaman zaman 12) dikilitaş görülmektedir. Ortaya çıkarılan 6 tapınağın yuvarlak ya da elips diyebileceğimiz formlarda inşa edilmiş olduğu göze çarpmaktadır. Henüz ortaya çıkarılmamış olan en az 14 tapınak ise gün yüzüne çıkarılacağı günü sessiz bir biçimde beklemektedir. Hiç şüphesiz keşfedilecekleri zaman bu tapınakların da bizlere anlatacakları çok şeyler bulunmaktadır. Fakat, arkeologlara göre tüm tapınakların kazılıp ortaya çıkarılabilmesi için yaklaşık 50 yıl daha gereklidir. Kazılar sonucu ortaya çıkarılmış olarak tapınaklar A, B, C, D, E ve F tapınakları olarak adlandırılmaktadır. Tapınaklarda yer alan dikilitaşlar ise Dikilitaş 1, Dikilitaş 2… biçiminde tanımlanmaktadır. Neredeyse her dikilitaşta yılan, boğa, turna, koç, ejder, tilki, domuz vb. Hayvan figürleri ve kabartmalarından biri ya da birçoğu mevcuttur. Ayrıca dikilitaşlarda enteresan bazı semboller de (piktogram) göze çarpmaktadır. Hayvan kabartmalarının ve sembollerin ne anlama geldikleri henüz tam olarak anlaşılabilmiş değildir.

Göbeklitepe tapınaklarının yuvarlak formlu olması ilk izlenimde bu tapınakların İngiltere’de yer alan ve yaklaşık 5 bin sene önce inşa edilmiş olan Stonehenge’e benzetilmesine neden olmuştur. Keltler’e atfedilen bir tapınak olan Stonehenge çok sayıda dikilitaşın oluşturmuş olduğu yuvarlak bir yapı olarak göze çarpmaktadır. Hatta dikilitaşların oluşturmuş olduğu iç içe iki çember yapı dikkat çekmektedir. Göbeklitepe’deki C tapınağının bütünüyle aynı olmasa da Stonehenge ile benzerlik gösterdiği öngörülebilir. Stonehenge tapınağının bir kült yapısı olduğuna dair kanıt, bu tapınakta bazen Kelt ritüelllerinin yapılıyor olmasıdır. İlginçtir ki, Stonehenge’i inşa eden Keltler’in bundan 6 bin yıl kadar önce Anadolu’dan İngiltere’ye göçmüş olduğu genetik biliminin bulgularıyla ispatlanmıştır. Acaba Göbeklitepe ile Stonehenge arasında aradaki binlerce senelik farka rağmen Keltler aracılığı ile bir bağlantı kurulabilir mi? Bu iddialı bir soru olsa da sormaya değer.

Stonehenge acaba sadece bir tapınak ya da bir kült yapısı mıdır? Buna hayır cevabı veren çok sayıda bilim insanı mevcut. Bu bilim adamları Stonehenge’in bir tapınak oluşunun yanında onun antik bir gözlemevi de olabileceği görüşünde birleşiyor. Antik yapıların, tapınakların Ay, Güneş ve yıldızlarla bir biçimde ilişkili olabileceği veya tapınakların bu gökcisimlerinin hareketlerini ve konumlarını ölçmek için kullanılabileceği varsayımı realist bir varsayımdır. Bu yüzdendir ki arkeoloji ve astronomi bilim dallarını kapsayan ve arkeoastronomi adı verilen bir disiplin doğmuştur. Arkeoastronomi, gökyüzü kaynaklı olayların geçmiş kültürlerin inanışlarını ve yaşam tarzlarını nasıl etkilediğini araştıran bir bilim dalıdır. Arkeoastronomlara göre antik tapınaklardan bazıları gökyüzü olaylarını incelemek için inşa edilmiştir. Onlara göre işte Stonehenge de bu tür bir tapınaktır. Ekinokslar (21 Mart-23 Eylül), Yaz gündönümü (21 Haziran), Kış gündönümü (21 Aralık) gibi günler mevsim geçişlerini haber vermiş olduğu için son derece önemsenmiş ve büyük ihtimal bu önemli günler önceden bilinmek istenmiştir. Bunun yanında, ünlü astronom Fred Hoyle, Stonehenge’in dış çemberinin Güneş tutulmalarını önceden tahmin edebilmek için inşa edildiğini söylemektedir [2]. Başka bir düşünceye göre de Stonehenge 21 Haziran gününe özel, hemen hemen aynı dönemde inşa edilmiş olan İrlanda’da yer alan Newgrange yapısı da 21 Aralık gününe özel olarak inşa edilmiştir. Yani, bu düşünceye göre birbirine yakın konumlanmış her tapınak gökyüzüyle ilgili spesifik bir olay için dizayn edilmiştir. Anlaşılan o dönemde insanlar gökyüzünden gelecek olan işaretleri kutsal sayıyor ve buna uygun ritüeller gerçekleştiriyorlardı.

Yuvarlak formlu tapınaklar sadece İngiltere’de bulunmamaktadır. Antik uygarlıkların bir çoğunda yuvarlak formlu tapınaklar yapılagelmiştir. Bugün Rusya sınırları içerisinde yer alan ve Ön-Türkler’e ait olan Arkaim Gözlemevi bunlardan bir tanesidir. Arkaim Gözlemevi, Stonehenge ile aynı enlem üstünde yer almaktadır. Bu da aynı zaman dilimi için her iki gözlemevinde aynı yıldızların ve takımyıldızların gözlenebileceği manasına gelir. Arkeoastronom Konstantin Bystrushkin, Arkaim Gözlemevi’nin Stonehenge’den gözlem tekniği olarak daha üstün olduğunu vurgulamıştır [1]. Yani bu, Arkaim Gözlemevi’nde yapılan gözlemler kesinlik olarak daha doğru ve güvenilirdir manasına gelir. Göbeklitepe tapınaklarının yuvarlak formlu olması bu tapınakların da birer gözlemevi olabileceği şüphesi uyandırmaktadır. Göbeklitepe’nin bir gözlemevi kompleksi olabileceği fikrine Prof. Dr. Giulio Magli, Prof. Dr. B. G. Sidharth gibi astronomlar da katılmaktadır. Milano Politeknik Üniversitesi’nden İtalyan arkeoastronom Giulio Magli “Sirius and the project of the megalithic enclosures at Gobekli tepe” adlı makalesinde Göbeklitepe tapınaklarının gökyüzündeki en parlak yıldız olan Sirius yıldızının gökyüzünde ortaya çıkışını kutlamak amaçlı yapılmış olabileceğini hesaplarla anlatmaktadır [3]. Magli B, C ve D tapınaklarının güneydoğu yönüne bakan girişlerinin Sirius yıldızının (α Canis Majoris) gökyüzünde farklı tarihlerdeki (M.Ö. 9100, 8750, 8300) konumuyla ilişkili olduğunu düşünmüştür. Sirius yıldızı, dünyanın yaptığı presesyon (yalpalama) hareketi sebebi ile Göbeklitepe’nin bulunduğu enlem için M.Ö. 10 binli senelerdan önce (yaklaşık M.Ö. 36 binlere kadar) gökyüzünde görünebilir değildi. Sirius, M.Ö. 10 binli seneler itibariyle tam da Göbeklitepe’nin inşa edildiği zaman dilimlerinde gökyüzünde görünür olmaya başlamıştı. O devir insanlarının inanışına göre ifade edersek: Ak yıldız, yeraltı dünyasından yeryüzüne çıkmıştı! Sirius, gökyüzünde görünmeye başladığından itibaren pek çok medeniyette kutsal sayılmaya başlanmıştı. Özellikle Mısır’da takvimlerin Sirius’un gökyüzünde doğuş vaktine göre ayarlandığı bilinmektedir. Mısır’da Sirius yıldızı, Nil nehri taşmalarını haber vermekteydi. Acaba Göbeklitepe tapınakları için de böyle bir durum söz konusu muydu? Hiç şüphesiz yıldızların ve takımyıldızların yaz mevsimini veya kış mevsimini haber veriyor olması Neolitik dönemde yaşamlarını sürdüren insanlar için hayati bir öneme sahipti. Göbeklitepe tapınaklarının bir gözlemevi olabileceği fikrine katılanlardan birisi de Prof. Dr. B. G. Sidharth’tır. Sidharth, Göbeklitepe tapınaklarında yer alan dikilitaşlarda betimlenen hayvan figürlerinin ve sembollerinin gök olaylarını temsil ediyor olabileceğini düşünmektedir. Bunun yanında Sidharth, D tapınağında yer alan 12 dikilitaşın senenin 12 ayını sembolize ediyor olabileceği varsayımında bulunmaktadır. Sidharth, C tapınağının merkezi dikilitaşlarının birinde yer alan Güneş’e ve Ay’a benzeyen sembolün de M.Ö. 10 binli senelerda İkizler (Gemini) takımyıldızı doğrultusunda gerçekleşmiş olan bir Güneş tutulmasını ifade ediyor olabileceğini düşünmektedir. Sidharth, yine aynı dikilitaşta Güneş ve Ay sembollerinin biraz üzerinde yer alan ve H harfine benzeyen sembolün de İkizler takımyıldızını temsil ettiğini belirtmektedir [5]. Bazı araştırmacılar ilginçtir ki, bu sembolü Orion (Avcı) takımyıldızının sembolü olarak düşünmüşlerdir. Sidharth’a göre bu gibi tapınaklar gökyüzü ile yakından alakalıydı ve takvim yapabilmek için son derece gerekliydi. Özellikle tarım yapan bir toplum için gökyüzü takvimi yapılması ve bu takvime uyulması hayati bir öneme sahipti. Ayrıca, Sidharth dikilitaşlarda yer alan betimlemeleri mitoloji-astronomi bağlamında incelemiştir. Tezlerini Hint mitolojisini esas alarak oraya atması son derece ilginçtir. D tapınağında merkezdeki dikilitaşlar etrafına yerleştirilmiş 12 dikilitaş 12 ayı mı sembolize ediyor bilemiyorum, fakat bu dikilitaşların yerleştirildiği konumların ve merkez-dikilitaş-gökyüzü doğrultularının tapınakların yapıldıkları dönem için incelenmesi gerektiğine inanıyorum. Yılın hangi döneminde bu seçili doğrultu hangi yıldıza veya takımyıldıza izalanıyordu? Bu gibi bir deney arkeoastronominin çalışma konusu olabilir. Magli ve Sidharth’ın bilimsel yapmış olduğu çalışmalar dışında konuya popüler olarak yaklaşan bazı araştırmacılar da Göbeklitepe’nin Ay ve takımyıldızlarla olan ilişkisini ele almışlardır. Buna göre, dikilitaşlarda yer alan hayvan figürleri takımyıldızları betimlemektedir. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Bu elbette bilimsel bir açıklama değildir, fakat Göbeklitepe’nin bir gözlemevi olabileceğini düşünen kişilerin olduğunu bilmek önemlidir.

Göbeklitepe tapınaklarının birer gözlemevi olduğu ihtimaline şaşırmamak gerekir. Neolitik dönemde atalarımızın doğumu, vefatı, varoluşu, Tanrı’yı vb. Gökyüzü ve gök cisimleri ile ilişkilendirmesi garip görülmemelidir. Bu insanlar tüm doğayı ve doğanın ruhlarını, gökyüzünü ve yeryüzünü bir bütün ve birbirinin tamamlayıcısı olarak görmekteydi. Bu topluluklar keyif olsun diye değil, varoluşlarını devam ettirebilmek, belki de geleceği bilmeye çalışıp böylelikle korkularını yenebilmek adına gezegenleri, yıldızları, takımyıldızları, Güneş’i ve Ay’ı gözlemliyordu. Günümüzdeki gibi gök cisimlerinin fiziksel özellikleri değil, ruhsal özellikleri önemli görülüyordu. Bilmek, yaşamaktı.

Tapınakların sadece tek bir yıldızı gözlemek için inşa edildiği fikrine katılmıyorum. Çünkü ortada çok sayıda tapınak bulunmaktadır ve tüm bu tapınakların tek bir yıldızı gözlemek için inşa edilmesi mümkün değildir. Belki de her tapınak özel bir gezegen, yıldız veya takımyıldız gözlemi için inşa edilmiş olabilirdi. Fakat onca güçlük (Ör. Tapınakların inşaası) sadece bunun için mi diye bir anti tez de öne sürülebilir. Bu varsayımı ortaya atmamdaki gerekçe gün yüzüne çıkarılan 6 tapınağın 4’ünün (B, C, D, E) yaklaşık güneydoğu yönüne bakmasına rağmen (merkezi dikilitaşların bakış doğrultusu referans alındığında), A tapınağının güneydoğu-kuzeybatı doğrultusuna, F tapınağınınsa güneybatı-kuzeydoğu doğrultusuna bakmasıdır. Merkezi dikilitaşların bakış doğrultuları acaba rastgele mi seçilmiştir, yoksa tapınakların bu doğrultulara bakacak şekilde yapılmalarının özel bir anlamı var mıdır? Gökyüzünde hangi doğrultuda bakarsak bakalım parlak bir yıldız veya bir takımyıldızına rastlamak mümkündür. Fakat, belki de örneğin A tapınağı kuzeybatıda yer alan bir yıldız ya da takımyıldızına, F tapınağı da kuzeydoğuda yer alan bir yıldız veya takımyıldızına izalanmış olabilir. Bu şekilde çok sayıda gökcismi yıl içerisinde sürekli izlenebilir ve hareketleri takip edilebilir olur. Gözlenen bir yıldız veya takımyıldızının doğuşu veya görünüşüyle beraber bir ihtimal buna uygun ritüellerin yapılmış olma olasılığı da vardır. Zaten tapınaklarda bazı ritüellerin yapılmış olma ihtimali Klaus Schmidt tarafından da özellikle dile getirilmektedir [4]. Tıpkı Stonehenge’de ekinoks ve diğer özel günlerde Kelt rahiplerinin yapmış oldukları ritüeller gibi.

Öte yandan Göbeklitepe tapınaklarında üzerine yuvarlak delikler açılmış taşlar da keşfedilmiştir. Hatta çember biçiminde yapılmış bir taş da yine Göbeklitepe’de keşfedilen kalıntılar arasındadır. Bu taşların ne amaçla yapıldığı henüz bilinmemektedir. Acaba bu gibi delikli taşlar senenin belirli zamanlarında Güneş ışığının içerisinden geçtiği ve sonrasında belirli bir noktaya düşmesini sağlamış olduğu özel tasarlanmış taşlar mıydı? Örneğin ekinoks günü sabahı güneşin ilk ışınları belirli konumda olan bu taşların deliklerinden geçerek yine belirli bir noktaya (belki bir dikilitaş üstüne) mı düşmekteydi? Bu şekilde insanlar örneğin bahar mevsiminin geldiğini mi anlıyorlardı? Bu hiç şüphesiz biraz abartılı bir yorumdur. Fakat yine de olaya bu şekilde bakmak da önemlidir. Belki bu konu da bu ihtimali sınayacak bir deney bile tasarlanabilir. Özellikle 21 Haziran günü güneş ışıklarının belirli bir açıyla gelip bir dikilitaş üzerine düşmesi olayı Stonehenge’de ve Arkaim’de mevcut olan bir hadisedir. Neden Göbeklitepe’de de bu şekilde olmasın?

Göbeklitepe tapınaklarının sadece belirli gökcisimlerini gözlemek veya takımyıldızları görselleştirmek amaçlı yapılmadığı tahmin edilebilir. Daha doğrusu tapınaklar yalnızca bir takvim oluşturmak adına yapılmış olamazlar. Bunun bir de ruhsal ve kültürel arka planı olmalıdır. Göbeklitepe çevresinde yer alan Neolitik yerleşim yerlerinde yaşamakta olan insanların ne tür bir inanış geliştirdiklerini tam olarak bilemeyiz, fakat bu insanların kendi varoluşlarıyla, yok oluşlarıyla, doğumla, ölümle, ölüm ötesiyle ve Tanrı’yla ilgili sorular soruyor olması ve sürekli bunlara doğayı gözlemleyerek cevaplar arıyor olması muhtemeldir. Örneğin, Klaus Schmidt’e göre Göbeklitepe tapınakları ölüm kültünün hakim olduğu bir kült alanı olabilirdi. Schmidt’in bu varsayımı ortaya atma sebebi tapınaklara yakın bölgeler de ölülerin akbabalara sunuluyor olduğunu düşünmesiydi. Bu şekilde belki de ölülerin ruhu akbabalar aracılığı ile gökyüzüne ulaşmış oluyordu. Bir çeşit ritüel de denilebilecek bu olaya güneşe gömme adı da verilmektedir. Güneşe gömme ritüeli Çatalhöyük’de de gerçekleşiyordu. Çatalhöyük duvar resimlerinde akbabalar ve başsız insanlar resmedilmişti. Başsız insan ve kuş figürü Göbeklitepe tapınaklarında yer alan dikilitaşların birinde de betimlenmişti (Dikilitaş 43). Bu gibi bulgular Göbeklitepe tapınaklarının birer gözlemevi olduğunu elbette kanıtlamaz, fakat fiziksel olduğu kadar ruhsal yönden de insanların gökyüzüne bir biçimde bağlı olduklarını ve bu insanların gökyüzü ile ilişkilerinde tapınakların aracı olarak kullanıldığı konusunda şüpheye yer bırakmaz.

Görüldüğü üzere Göbeklitepe’nin dünyanın ilk gözlemevi ya da gözlemevlerine ev sahipliği yapmış olma ihtimali bulunmaktadır. Bu olasılık, bazı bilim adamlarının gözünden kaçmamıştır. Hiç şüphesiz henüz bu tapınakları birer gözlemevi sınıfına sokamayız. Fakat bunun için olumlu bir adım şu anda atılmış olabilir. Sümer’de, Mısır’da ve diğer antik uygarlıklarda olduğu gibi Göbeklitepe’de de tapınak-gökyüzü, yer-gök ilişkisi mevcut olmuş olabilir. Kanımca, Göbeklitepe’nin arkeoastronomik önemini sadece yabancı bilim adamların düşüncelerine ve bulgularına göre değerlendirmemeliyiz. Kendi tarihimizi kendi gökbilimcilerimiz de araştırmalıdırlar. Ülkemizde arkeoastronomi alanında çalışmalar yapılmaya başlanmışsa da bu çalışmalar ilerleyen senelerde zenginleştirilerek devam ettirilmelidir. Elimizde bilinen dünyanın ilk tapınakları bulunmakta ve bu tapınakların gökyüzü ile bir biçimde ilişkili olma durumu söz konusudur. O halde Göbeklitepe gibi bir değeri elimizin tersiyle itmemeli tam tam tersine ona gerekli olan değeri vermeliyiz. Bugün arkeoastronomi denildiğinde akla ilk Stonehenge tapınağı gelir. Bu yapı adeta arkeoastronominin sembolüdür. Stonehenge tapınağından 7 bin yıl daha eski ve çok daha harika bir tapınak kompleksi bizim ülkemizin sınırları içerisinde bulunmakta ve bilim adamları tarafından araştırılmayı beklemektedir. Göbeklitepe’nin dünyaya tanıtılması konusunda herhangi bir sorun yoktur. Fakat Türk bilim insanları tarafından yapılacak olan bilimsel çalışmalar sonucu elde edilebilecek bulgular, hem bilim olarak ilerlememizi sağlayacak, hem de Türk bilim adamlarının saygınlığını artıracaktır. Ülkemizde Stonehenge’den çok daha ünlü çok daha popüler olabilecek potansiyele sahip olan bir değer mevcut. Ya gerekli olan önemi verip ülkemizin çok daha olumlu tanıtılmasını sağlayacak, ya da elimizin tersiyle itip daima olduğu gibi yabancı bilim adamlarının bulgularıyla yetineceğiz. ‘Günümüz ileri medeniyetinde biz de varız’ demenin yolu acaba hangisinden geçmektedir?

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz